Sanatçının seyyah dergisinde yayınlanan makalesi:

‘’ 
Belleğinde bir kurgu yok.Yürüdüğü yol gibi yaşıyor ebru.Alın yazımın bir öte dünya şuası gibi yolumu aydınlatan bir yüce dost gibi duruyor önümde.Güle güle sıkıntım ve öfkem, güle güle.
Ebru; suya düşen bir imgedir ve yazgıma düşen bir yıldız.......
Ok yaydan çıktı ve hedefini buluyor. Orta Asya’dan, dört nala gelen atlar yelelerine takıp diyar diyar dolaştırıyorlar onu.Pakistan’a uğrayıp lahorla tanışıyor.İran’a gülümsüyor.Bundan mıdır bilinmez isim babası Safevi oluyor ve ‘ebru’ diyorlar ona .Yani bulut, yani yerinde duramayan, yani kayan. Öbek öbek Anadolu semalarında görülüyor.
Her Medeniyete beşiklik eden , gelene git demeyen vefakar Anadolu, Ebru’yu bağrına basıyor. Kucak açtığı her şeye anlam kazandıran Anadolu ‘ Kün fe yekün’ ( Ol der olur) sırrıyla Ebru’ ya da hayat veriyor.
Bereketli Anadolu, Erzurum yaylalarından Van ‘a ; peygamberler diyarı Urfa’dan, övgüye mazhar olmuş İstanbul’un Çamlıca’ sına kadar bin bir toprağını sunuyor. Gül diyarlarından gül kokularını, çam ormanlarından neft kokularını alıyor.....
Nicelerinin derdine deva olan, dağların bodur ağacı Geven’ de ki
Kitre, berrak pınarların suyuyla birleşip renkleri teknede raksa davet ediyor. Zehir zemberek bilinen ‘öd’ renklere musiki oluyor.
Ve fırça elime tutturuluyor. Fırçaya takılıyor gözlerim.Özgürlük ve asillik bir arada. Yağız bir atın, yağız kılları toplanmış gül dalında. Ve hayatım bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden.Dokularıma değin hayatı özümsemeden, nasıl yaşanmış kılınır ki bir ömür.Ömrüm burada başlıyor.Ruhum bir seyyah oluyor, bir tekneye sahip olup gönül aleminde, renkler aleminde, düşler aleminde yelken açıyorum. Hu...! diyorum.Heyhat..! diyorum.Bu dünyada düşlerin, rüyaların renklerini bilenler de varmış. Renkler yeryüzünde düşlerin renklerini öğrenmişler.Kitreye bürünüp teknede ebruya dönüşmüşler.
Gözler, kitreli suyun üstünde, yerçekimine baş kaldıran öd ile boyanın mucizesine hayran kalıyor. Başımı ellerimin arasına alıp düşünüyorum ; Hayvanların hiçbir işe yaramayan ödü nelere kadir oluyormuş. O zaman anlıyorum ki , kainatta hiçbir şey boşuna var edilmemiş.
Aşkla tutmazsanız gül dalı fırçayı; soğuk anlamsız bir renk yığınıyla karşılaşırsınız ama aşk varsa yüreğinizde o zaman güller açar teknenizde. Güzel bir rüya gibidir. Görüp de uykunuzdan kalkmak istemediğiniz kadar güzel. Sonra ne kadar isteseniz de aynı rüyayı bir daha göremezsiniz. Tekne başı da güzel bir rüyanın içine başlangıç yeridir. Boyanız aynı, fırçanız aynı olsa da bir ebruyu, tek bir kere yapabilirsiniz. Bir benzeri olabilir ama aynısı asla olmaz. Ve ‘Ahad’ ismi teknenizde dile gelir. Bir’ i bin bilip , Bir’ i ararsınız bin bir boyayla, bin bir yoldan Bir ‘e ulaşmak için....
‘’Ne kadar var ise Ashab-ı Kemal
Hep (İ)stanbul ’da bulur istikbal’’
Nabi
Belki de bu beyitte saklıydı Ebru’ nun istikbali.
Istanbul’u fetheden Sultan Fatih, surlari geçip de sehre girdiginde, gördü ki fethettigi tek sey Sehri Istanbul degil, yüz binlerce gönüldü. Bezedi Istanbul’u Fatih , medreselerinden çesmelerine, hanlarindan hamamlarina kadar ruhla, zarafetle, askla....
Aşk, zarafet ve estetik her geçen yıl İstanbul’un iliklerine işledi. Başlarına taç ettikleri Kur-an’ ı boynu bükük, edeple sahip çıktılar.Onu yaşamaya, Onu bezemeye çalıştılar.Hat sanatını, Ebruyla bezeyerek ayetlerden, hadislerden güzellikler saçtılar.
Ebru’ nun istikbaline dair ümitleri Ayasofya Cami’i hatibi Mehmet Efendi, iç içe giren yıldıza benzeyen şekilleri vererek dile getirdi .Ve ‘Hatip Ebrusu’ dendi ona. ‘Üsküdar bir ulu rüyayı görenler şehri’, bağrında barındırdı Özbekler Tekkesini .Tekkenin kapısı açık, teknesi açık, bundan sonra Ebru ’ nun istikbali de açık.
Kimler geldi, kimler geçti; Şeyh Sadık efendi verdi oğlu İbrahim Ethem’ e elini. Hazerfen oldu İbrahim Ethem Efendi, padişahın övgüsüne mazhar oldu.Ve icazet ustadan çırağa geçti.Ebru çiçek açtı Necmeddin Okyay’ la. Mustafa Düzgünman’ la papatyalar döşendi su üstüne. O ki, açtı aktar dükkanını yalnızca iki adama, biri Fuad Başer diğeri Alparslan Babaoğlu. Gönül verdiler, söz verdiler, öğrendikleri gibi öğrettiler ebruyu , gönül verenlere...
Sevdalandığımız , gönül verdiğimiz bu sanata dünya da gönül verdi, sevdi ve adına Türk kağıdı dedi.Öğrendi ki Osmanlı, ruhundan dertlileri ebru ile tedavi edermiş. Ve deneyerek gördü ki ebru dertlilere deva imiş.
Hiç ruhunuza Hercai bir menekşe güldü mü ?
Kendimi teknenin başına geçtiğimde uzun upuzun bir yolculuğa çıkar gibi hissederim.Ama bu yolculuk bir mekana değil, ruhumadır. Çıkınıma aşkı alırım, gözyaşını, hüzünleri, umutları, mutlulukları...
Bu yolculuk belki bilinmeze olan bir meraktır. Belki de bilinmezi bilinir kılıp, bilinmeze en yakın olmaktır.Sonsuzluğa açılan bir kapı gibi.......
Ruhumuzu yansıtır ebru, kendimizi yansıtır. Ebru bir rüya,
Ebru aşk,
Ebru bir an,
Ebru sonsuzluk,
Ebru bir hasret,
Ebru vuslat,
Ebru bir sihir,
Ebru tıpkı İstanbul gibidir ! 
‘’